Dünya ‘Kadınlar Günü’ kutlana dursun, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, yalnızca bir bireyin yaşamını yitirmesi değildir. Bir kadının öldürülmesi, bir toplumun vicdanında onarılması güç bir kırılmaya yol açar. Bu tür olaylar yalnızca bir aileyi değil; adaleti, güveni, merhameti ve insanlığın ortak değerlerini derinden yaralar. Kadın cinayetleri, bireysel bir suçun çok ötesinde, toplumsal bir çöküşün habercisidir.
Kadın öldürüldüğünde, hayatın en temel duygularından biri olan güven sarsılır. Yuva kavramı anlamını yitirir. Ev, artık sığınılan bir yer olmaktan çıkar; korkunun gölgesinde varlığını sürdüren bir mekâna dönüşür. Sofradaki ekmek bile sıradan bir besin olmaktan çıkar; yaşanan acının, utancın ve çaresizliğin sembolü hâline gelir. Bir toplumda evler güvenli değilse, sokakların ve meydanların güvenli olmasından söz etmek de mümkün değildir.
Kadına yönelik şiddet yalnızca bugünü değil, geleceği de karartır. Henüz doğmamış çocukların umudu, gençlerin hayalleri ve toplumun yarına dair inancı ağır biçimde zedelenir. Gençlik, umutla büyümesi gerekirken korkuyla şekillenir. Uçmayı, üretmeyi ve hayal kurmayı değil; hayatta kalmayı öğrenir. Kadın cinayetlerinin yaygınlaştığı bir toplumda adalet duygusu ciddi biçimde zayıflar. Güneş doğsa bile karanlık hissi dağılmaz. Çünkü eksik olan ışık değil, vicdandır.
İnsanlar yediklerini bile huzurla yiyemez hâle gelir; her lokma, yaşanan adaletsizliğin ve sessiz kalınan zulmün ağırlığını taşır. Suskunluk, suça ortak olmanın en görünmez ama en derin biçimine dönüşür. Bu süreçte kadınlar korkuyla yaşar. Bakışlarını yere değil, olası bir tehlikeyi kollayan gözlerle ufka dikerler. Erkekler ise, çoğu zaman gözlerini kaçırır; yaşananlara bakmaktan, sorumluluk almaktan ve kendi rollerini sorgulamaktan uzak durur.
Evlilik, sevgi ve güven üzerine kurulan bir birliktelik olmaktan çıkıp, kimi zaman kadınlar için bir risk alanına dönüşür. Toplumsal hayatın her alanı bu şiddetten etkilenir. Sokaklar, pazar yerleri ve kalabalıklar sessizleşmez; aksine bastırılmış çığlıklarla dolup taşar. Sanat, ilham, üretim ve anlam duygusu bile yara alır. Güzellik, zarafet ve estetik kendiliğinden solup gitmez; şiddetin ve korkunun gölgesinde yok edilir.
En ağır tahribat, insanın iç dünyasında gerçekleşir. Şefkat boğulur, merhamet öldürülür, incelik ezilir. Bilgi susturulur, bilgelik konuşamaz hâle gelir. Akıl, adaleti ve hakkı savunan bir güç olmaktan çıkar; olup biteni kaydeden sessiz bir tanığa dönüşür. İlim ve irfan, toplumun yolunu aydınlatan değerler olmaktan uzaklaştırılır. Kadın öldürüldüğünde, aşk da doğal biçimde yok olmaz; katledilir. Sevda, bir şarkı gibi yaşanmaz; her dizesinde bir kaybın adı geçen bir yas ilahisine dönüşür.
Toplum, kendi vicdanını koruyamadıkça insani duygular da giderek zayıflar. Bütün bu yaşananlar kelimelerin anlamını ortadan kaldırmaz. Aksine; sevda, vefa, muhabbet, hasret ve özlem gibi kavramlar kanla yeniden yazılır. Ancak bu yeniden yazılış, insanlığı yücelten bir dil değildir. Kayıplarla yoğrulmuş, acıyla büyüyen bir dildir.
Kadın cinayetleri, düzeni yalnızca karanlık ve sessiz bir yere dönüştürmez. Daha tehlikelisi, onu kanlı, gürültülü ve yaşanması zor bir hâle getirir. Bir toplum kadınlarını koruyamadığında, aslında kendi vicdanını, adaletini ve insanlığını da yavaş yavaş kaybeder. Kadını yaşatamayan bir düzen, insanlığı da yaşatamaz.

YORUMLAR