Toplumun aynası olan yönetimler, aslında bizim ortak karakterimizin bir yansımasıdır. İnsan nasıl yaşarsa, nasıl tercih ederse, nasıl susar ya da nasıl ses çıkarırsa; karşısına çıkan düzen de o ölçüde şekillenir. Bu yüzden “nasılsanız öyle yönetilirsiniz” sözü yalnızca bir tespit değil, aynı zamanda derin bir sorumluluk çağrısıdır. İnsan dediğimiz varlık, içinde hem cenneti hem cehennemi taşıyan bir özdür. Kimi insan vardır, bulunduğu yere huzur getirir; yüzünde merhamet, sözünde iyilik, davranışında bereket vardır. Onun olduğu yerde insanlar nefes alır, umut yeşerir. Kimi insan da vardır ki, kendi içindeki karanlığı gittiği her yere taşır. Huzursuzluk üretir, güveni zedeler, iyiliği tüketir. Böylece sadece kendini değil, çevresini de bir çıkmaza sürükler.
Toplum dediğimiz yapı, işte bu insanların toplamından ibarettir. Cimriliğin, açgözlülüğün, riyakârlığın ve adaletsizliğin normalleştiği bir yerde; iyilik, doğruluk ve vicdan giderek silikleşir. İlişkiler samimiyetini yitirir, sevgi yerini çıkar hesaplarına bırakır. İnsanlar sevmeyi değil, sevilir gibi görünmeyi öğrenir. Böyle bir zeminde hak, yerini güçlü olana; adalet ise sessiz kalana teslim eder.
Asıl kırılma noktası ise şudur: Haksızlık karşısında susmak. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışı, sadece kötülüğün ömrünü uzatmakla kalmaz; aynı zamanda iyiliğin kökünü de kurutur. Çünkü sessizlik, zalimin en büyük destekçisidir. Görmezden gelinen her yanlış, zamanla daha büyük bir yanlışın kapısını aralar.
Bugün geldiğimiz noktada, çoğu zaman şikâyet ettiğimiz düzenin mimarının biraz da kendimiz olduğunu görmek zorundayız. Ahlakı, liyakati ve adaleti göz ardı ederek; kısa vadeli çıkarları, kolay yolu ve konforu seçtiğimiz her an, geleceğimizi de o tercihlerle şekillendiriyor. Oysa çözüm, karmaşık değil. İnsan olmanın asgari gereklerine dönmekle başlar her şey: dürüstlük, merhamet, adalet ve sorumluluk. Küçük gibi görünen bu değerler, aslında büyük dönüşümlerin temelidir. Bir insanın kendini düzeltmesi, bir ailenin değişmesine; bir ailenin değişmesi ise toplumun dönüşmesine kapı aralar.
Belki de en çok ihtiyacımız olan şey, yeniden “hayret” edebilmek. İyiliğe, güzelliğe, vicdana şaşırmak değil; onları yeniden hatırlamak. Çünkü insan, hatırladıkça toparlanır; toparlandıkça da yönünü bulur. Sonuçta kader dediğimiz şey, sadece başımıza gelenler değil; bizim seçtiklerimizin de bir sonucudur. Eğer daha güzel bir gelecek istiyorsak, önce daha iyi bir insan olmaya gayret etmeliyiz. Çünkü cennet de cehennem de, biraz insanın kendi elleriyle kurduğu yerlerdir.

YORUMLAR