Anlaşılmayan söz, en güzel söylenmiş olsa bile sessizliktir. İletişimin yalnızca kelimelerden ibaret olmadığı artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Araştırmalar, iletişimin önemli bir kısmının beden dili, jestler, mimikler ve duygular aracılığıyla kurulduğunu ortaya koyuyor. Yani insanlar sadece ne söylediğinizi değil, nasıl hissettirdiğinizi de algılıyor. Ancak günümüzde bu doğal denge tersine dönmüş durumda. Artık mesele, karşı tarafın ne anladığından çok, anlatanın nasıl göründüğü ve nasıl duyulduğu üzerine kuruluyor.
Toplumsal alanlarda, özellikle eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarında bu değişim çok daha belirgin hissediliyor. Eskiden halkın anlayacağı dilde konuşmak, mesajı sade ve doğrudan iletmek esas alınırken; bugün yerini “daha düzgün diksiyon”, “daha etkileyici tonlama” ve “daha akademik ifade” gibi ölçütlere bırakmış durumda. Oysa iletişimin temel amacı anlaşılmaktır; estetik bir sunum yapmak değil.
Yakın zamanda yaşadığımız bir olay, bu durumun çarpıcı bir örneğini ortaya koydu. Halkla doğrudan temas kurduğumuz, onların dilinden konuştuğumuz bir bilinçlendirme toplantısında, yıllardır edindiğimiz deneyimle insanların bizi anladığını ve anlatmak istediklerimizin karşılık bulduğunu görüyorduk. Ancak bu kez farklı bir öneri geldi: Daha “akademik”, daha “diksiyonu düzgün” bir konuşmacının davet edilmesi. Bu öneriyi kabul ettik. Konuşmacı kürsüye çıktı; sesi güzel, diksiyonu düzgün, görünümü etkileyiciydi. Ancak kısa süre sonra salondan yükselen uğultular dikkat çekmeye başladı. İnsanlar kendi aralarında konuşuyor, dikkatleri dağılmış görünüyordu. En çarpıcı an ise iki kadının kendi aralarında yaptığı değerlendirmeydi: “Güzel konuşuyor, sesi de hoş… Ama keşke ne dediğini anlayabilseydik.”
İşte tam da sorun burada yatıyor. Anlaşılmayan bir anlatımın ne kadar “güzel” olduğu gerçekten önemli mi? Eğer mesaj karşı tarafa ulaşmıyorsa, o iletişim ne kadar başarılı sayılabilir? Bugün birçok kişi konuşurken karşısındakini değil, kendisini tatmin etmeyi öncelik haline getirmiş durumda. Sesinin tonu, kelimelerin seçimi, dış görünüm… Hepsi ön planda. Ancak dinleyicinin zihninde ne kaldığı, neyi anladığı çoğu zaman ikinci planda kalıyor. Bu yaklaşım, özellikle sahada çalışan, doğrudan halkla temas eden kişiler için ciddi bir sorun oluşturuyor. Çünkü gerçek iletişim, karşı tarafın dünyasına girebilmekle mümkündür. Onun dilini konuşmadan, onun deneyimlerini dikkate almadan kurulan her cümle havada kalmaya mahkûmdur. Bu durumda yapılan çalışma da ne yazık ki “boş çaba”ya dönüşür. Hatta bazen hiçbir şey yapmamak, böylesi bir verimsiz çabadan daha az maliyetlidir.
Geldiğimiz noktada, içerikten çok biçimin öne çıktığı bir iletişim anlayışıyla karşı karşıyayız. Makyajlı cümleler, süslü ifadeler ve yapay bir etki yaratma çabası… Ancak bunların hiçbiri, gerçek bir bağ kurmanın yerini tutmuyor. Aksine, insanları daha da uzaklaştırıyor. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey çok daha basit: Samimiyet, açıklık ve anlaşılabilirlik. İnsanlar süslü cümlelerden çok, kendilerine dokunan sözleri hatırlar. Anlaşılmak, etkileyici görünmekten her zaman daha değerlidir. Eğer gerçekten bir toplumu bilinçlendirmek, geliştirmek ve dönüştürmek istiyorsak; önce dinlemeyi, sonra da anlaşılır bir şekilde konuşmayı yeniden öğrenmek zorundayız. Aksi halde, ne kadar güzel konuşursak konuşalım, geriye yalnızca boş bir ses kalacaktır.

YORUMLAR