“Bizim halkımız böyle değildi…” cümlesi, yalnızca geçmişe duyulan bir özlemi değil; bugün yaşanan değer kaybına karşı derin bir vicdani itirazı da içinde taşır. Bu söz, özellikle toplumun tarihsel hafızasında yer alan onur, emek, paylaşım ve ahlaki duruşun giderek aşınmasına duyulan kaygının ifadesidir. Bu metin, bir nostalji anlatısından çok daha fazlasıdır. Asıl mesele, kültürün yalnızca dil, müzik ya da folklorla sınırlı olmadığını; esas olarak bir yaşam biçimi olduğunu hatırlatmaktır.
Geçmişte yoksulluk bu halkın hayatının değişmeyen bir parçasıydı. Ancak bu yoksulluk, hiçbir zaman insan onurunu zedeleyen bir hâle dönüşmezdi. Kimse kimseye el açmaz, kimsenin malına göz dikmezdi. Fakirlik vardı ama gurur da vardı. Temiz giyinmek, düzgün yaşamak, kimseye yük olmamak; bir yaşam standardı değil, bir karakter meselesiydi. “İnsan onurlu bir varlıktır; kimse bizi hor göremez, hakir sayamaz” düşüncesi, yalnızca bir söz değil; davranışa dönüşmüş bir ahlaki ilkeydi.
Ekmeğini taştan çıkaran insanlar, aç kalsalar bile harama el uzatmazdı. Bu kültürün temelinde; dile, göze ve ele hâkim olmak, emanete ihanet etmemek, kimsenin hakkını yememek, dulun, yetimin, yaşlının ve yoldaşın hakkını kutsal bilmek vardı. İnsanlar kendi derdini anlatmayı bilmezdi ama başkasının derdiyle dertlenirdi. Kıskançlık, çıkarcılık, aldatma ve entrika günlük hayatın bir parçası değildi. Asıl zenginlik, güvenilir olmak ve sözüne sadık kalmaktı. Bugün ise, toplumun bir bölümünde ciddi bir kültürel ve ahlaki çözülme yaşandığı inkâr edilemez. Kimi insanlar, geçici dünya menfaati için neredeyse her yolu mubah sayar hâle gelmiştir. Gösteriş, sahte güç imajı ve yapay itibar arayışı yaygınlaşmıştır.
Kültür, içi boş bir kimlik süsüne indirgenirken; asalet, tevazu ve sorumluluk bilinci geri plana itilmiştir. Helal–haram hassasiyeti zayıflamış, yapılan yanlışlara karşı vicdani bir sınır kalmamıştır. Daha da ağır olanı, bazı kadınlar ve erkekler, kendi onurlarını zedeleyen bir basitliği ve yozlaşmayı normalleştirir hâle gelmiştir. Yanlışa “yanlış”, doğruya “doğru” demekten kaçınan bir tutum, toplumsal çöküşün en belirgin işaretlerinden biridir. Kültür, yalnızca bir dili konuşmak, şarkı söylemek ya da geleneksel kıyafetler giymek değildir. Kültür, insanın hayata karşı duruşudur. Her topluluğun bir kültürü olabilir. Ancak bir toplumu gerçekten yücelten şey, onun insani değerler bakımından ortaya koyduğu ahlaki zemindir.
Bizim toplumsal hafızamızda, dünyaya örnek olabilecek çok güçlü bir insani birikim vardır. Bu birikimi yaşatmanın yolu, gösterişten değil; sağlam bir ahlaki duruştan geçer. Tüm bu karamsar tabloya rağmen umut vardır. Çünkü hâlâ; namusunu ve onurunu her şeyin önünde tutan, yoldaşının zarar görmemesi için kendi hayatını riske atabilen, haksızlığa karşı susmayan insanlar yaşamaktadır. Bu insanlar sayesinde bu halk hâlâ ayaktadır. Toplumları ayakta tutan şey, kalabalıklar değil; ahlaklı ve cesur azınlıklardır. Herkes bir şekilde “başarılı” olabilir. Güç, makam, para ve şöhret elde etmek mümkündür. Ancak gerçek başarı; ruha, kalbe, akla, bedene ve insanın sezgisel dünyasına zarar vermeyen bir yoldan geliyorsa anlamlıdır. Eğer bir başarı, başkasının hakkı üzerine kuruluyorsa, eğer bir yükseliş, ahlaki çöküş pahasına gerçekleşiyorsa, o artık başarı değil; yalnızca iyi gizlenmiş bir kayıptır.
Sonuç “Biz bu halkı ayağa kaldırmak için çalışıyoruz” sözü, bir siyasi ya da ideolojik iddia olmanın ötesinde, ahlaki bir çağrıdır. Bir halkı ayağa kaldırmak; önce vicdanı, sonra merhameti, sonra da onuru ayağa kaldırmakla mümkündür. Kültür, süslenerek taşınan bir etiket değildir. Kültür, insanın kimse bakmazken bile doğruyu yapabilme cesaretidir. Ve bu halkın asıl kurtuluşu, yeniden o insani duruşu hatırlamasından geçmektedir.”

YORUMLAR