Artık kimse kimseyi kandırmasın. Bu ülkede kamu yönetimi ve yerel hizmetler meselesi, süslü cümlelerle örtülecek bir sorun olmaktan çoktan çıktı. Yıllardır değişen yönetimler, değişmeyen bir düzeni sürdürüyor. Tabelalar yenileniyor, logolar değişiyor, sloganlar güncelleniyor… Ama işin özü aynı kalıyor. Göstermelik hizmet, kalitesiz iş, hesap vermeyen anlayış…
Kamu kurumlarında ortaya konan “yeni hizmetlerin” önemli bir kısmı aslında eski işlerin cilalanmış hali. Bir yol yapılır, bozulur, tekrar yapılır; sonra bir daha açılışı yapılır. Aynı iş, farklı ambalajlarla halka yeniden sunulur. Buna hizmet değil, göz boyama denir. Açılış törenleri, kurdele kesmeler, sosyal medyada paylaşılan cilalı görüntüler… Hepsi bir algı makinesinin parçaları. Daha vahimi, bu süreçlerin içine halkın kendisi dahil edilmez. Aynı yüzler, aynı çevreler, aynı “seçilmiş katılımcılar” her organizasyonda yer alır. Sorun dinlenmez, eleştiri istenmez..
İstihdam meselesi ise, bu çürük yapının en açık göstergesidir. Liyakat rafa kaldırılmış, yerine ilişkiler ağı geçirilmiştir. Kimin ne bildiği değil, kimi tanıdığı belirleyici hale gelmiştir. Kamu kaynakları; işi bilenleri değil, yakın çevreleri beslemek için kullanılır hale gelmiştir. Kurumlar adeta deneme-yanılma alanına çevrilmiş, işi bilmeyen kadrolarla hizmet üretmeye çalışılmıştır. Yapılan hatalar karşısında sorumluluk almak yerine özürle geçiştirme, hataları örtme ve unutturma çabası öne çıkmaktadır. “Giden gitti, kalan sağlar bizimdir” anlayışıyla yol alınmakta; yanlışlar düzeltilmek yerine üstü kapatılmaktadır.
Yönetim anlayışı ayrı bir sorundur. Eleştiriye kapalı, övgüye açık bir yapı kurulmuştur. Liyakatsiz kadrolar, yöneticileri gerçeklerden koparmakta; kentini, halkını tanımayan kişiler karar mekanizmalarında söz sahibi olmaktadır. Bunun sonucu da doğrudan halka yansımaktadır. Yönetimler değiştiğinde tablo değişmez. Yeni gelen eskiyi suçlar, eski kendini savunur. Ama kimse çıkıp da sistemin kendisini sorgulamaz. Çünkü sorun kişilerden çok sistemdedir. Ve o sistem birçok kişi için konfor alanıdır. Bedelini ödeyen ise yine halktır.
Çarpık düzenin sonuçları günlük hayatın içinde açıkça görülür. Yapılan yollar ilk yağmurda çöker, asfalt yarılır, çukurlar oluşur. Altyapı sorunları yıllarca çözülmez. Aynı arıza tekrar tekrar yaşanır. Bu, teknik yetersizlik değil; denetimsizliktir, sorumsuzluktur, liyakatsizliğin doğal sonucudur. Ve en ağır yükü, gerçekten işini düzgün yapmak isteyen insanlar taşır. Kurum içinde emeğiyle var olmaya çalışanlar; baskı, yıldırma ve değersizleştirme ile karşılaşır. İşini ciddiye almayanlar sistem içinde korunurken, çalışanlar yalnız bırakılır. Bu ortamda ne verim olur ne de kaliteli hizmet.
Bazı bölgelerde bu sorun artık istisna değil, kural haline gelmiştir. Sürekli yamalanan yollar, bitmeyen altyapı çalışmaları, her seçim döneminde verilen ama tutulmayan sözler… İnsanlar artık sabretmiyor. Çünkü gördükleri şey hizmet değil; oyalama. Kamu hizmeti bir makam değil, emanettir. Bu emaneti kişisel çıkar için kullanan da, görmezden gelen de aynı sorumluluğu taşır. Halktan alınan yetki; gösteriş yapmak, çevreyi kayırmak ya da günü kurtarmak için değil, kalıcı çözümler üretmek içindir.
Artık insanlar afiş görmek istemiyor, sonuç görmek istiyor. Reklam değil, kalite istiyor. Ve en önemlisi şu: Halk artık neyin gerçek, neyin makyaj olduğunu çok iyi biliyor. Göz boyayan değil, iş yapan yönetim istiyor. Oyalayan değil, çözen bir anlayış bekliyor. Görmezden gelinen her sorun, yarının daha büyük krizidir. Ve o gün geldiğinde, hiçbir makyaj bu çürük sistemi gizleyemeyecektir.

YORUMLAR